“Reklamın gayeleri; sattırması, bilgi ulaştırması, iletişim aracı olması, bir yenilik ve yaratıcılık alanı olması, tüketimi yaygınlaştırmasıdır… Reklam; bilgi verici niteliğinin yanısıra ayrıca bir hizmette ve üründe bulunan değere yeni bir değer katar. Reklam ile tüketici aynı özellikte ve değerde olan iki üründen birini seçer…”
(Süheyl Gürbalkan’la söyleşi; “Reklam umutları dile getiren bir bilimdir” Türkiye Ekonomi Dergisi, Şubat 1986)

İlk müşteri

Süheyl Gürbaşkan, hızla hayata geçirdiği iş kurma projesinde ilk müşterisini de kısa sürede edinecektir. Ona müşterisini getiren ise Çizer Mustafa Uykusuz’un çizdiği İstanbul Reklam tabelası olur… Ajansın kuruluş aşamasının ve ilk müşterinin hikayesi Gürbaşkan’ın anlatımıyla şöyledir: 

“Manavdan alınan sandalye, Kapalıçarşı’dan alınan portatif masa ve yazı makinemden oluşan eşyamız elbette yeterli değildi. Bu nedenle, müşteri beklemek yerine, büronun noksanlarını tamamlamak gayreti içindeydik. Onu da şöyle hallettim:

Eniştem avukat Orhan Cemal Fersoy’un, bürosundaki birtakım eşyayı değiştirmek niyetinde olduğunu öğrendim. Onları elden çıkartmak, Bitpazarı’nda satmak istiyormuş. Rica ettim, talip oldum. O da, onları bana armağan etti. Böylece, iki üç tane koltuk, bir küçük kanape, bir sehpa sahibi de oluverdim. Bir hafta içinde, oturulabilen, çalışılabilen bir odaya kavuştum.

Bizim odaya inip çıkmak, bir felaketti. Altı kat. Nefes nefese kalınırdı. Böyle bir yere, insanın tanıdıkları dışında, ziyaretçi beklemesi bana önceleri hayal gibi geliyordu. Ama, Mustafa Uykusuz’un yazdığı o küçücük “İstanbul Reklam” tabelamızın sayesinde, bir gün tesadüfen biz yukarıda otururken birisi geldi, nefes nefese. İlk müşterimiz oldu. Aşağıdaki tabelayı görerek gelen ve kapımızı çalan ilk müşterimizdi.

Tanıttı kendisini. Fehamettin Akıngüç adında bir yüksek mühendisti. Fakat kendi mesleğinde çalışmak yerine, özel bir okul açmaya teşebbüs etmiş. Belki de, o 1959-1960 yıllarında Türkiye’de ilk açılan özel okullardan birinin kurucusu idi. Halen de devam ediyor. Bu, Bakırköy’de, bir hayli itibarlı bir öğretim kuruluşu olarak hizmet gören, Özel Kültür Koleji’dir. Babıâli’de okulun birtakım basım işlerini yaptırdığı sırada, gazetelere ilan vermek fikrinin doğduğunu ve kapıda tabelamızı görerek, bakalım nasıl bir yer düşüncesiyle geldiğini, reklam konusunda fikir almak istediğini söyledi.

Tabii, ben bir hayli duygulandım. Bizim kapıdaki tabelamızı görerek ilk defa gelen bu zata, ben de yeni kurulmakta olduğumuzu söyledim. Ufak, iki sütun beş santim boyutlarında. Kültür Koleji’nin yaz kayıtlarını, derslerini duyuran ilanlar vermeye başladı, gazetelere. On beş yıl içinde bu kuruluş bir hayli gelişti. Şimdi yerleşmiş bulunduğumuz binanın açılışından sonra, bana hayırlı olması dileklerini belirtmek maksadıyla geldiğinde, okulun 1975 yılı mezunlarının yaptığı resimlerden bir sergi düzenledik, galerimizde. Binamızın içinde on beş yıl sonra, o ilk tanışmanın verdiği yakınlıkla, bu değerli okulun sergisini açmak nasip oldu.

1959 yılının Mayıs ayında girdiğimiz bu ilk iş yerimizde, 1960 Haziran’ına yani, devrimin birinci haftasına kadar kaldık.” (Rubikon)

 

Büyük müşteriler, büyük projeler

Kuruluştan bu yana 4 yıl geçmiş, her geçen gün biraz daha gelişim sağlanmıştı. O yıllarda bütün ağırlığını sinema reklamlarına veren İstanbul Reklam, boya sanayiine etkili reklamlar yapmaya başlamıştı… Rubikon adlı kitapta Gürbaşkan bu süreçleri de anlatır:

“Her işte olduğu gibi, bizim işimizde de zamanı ayarlamak çok önemlidir. Fakat genellikle müşteri ilişkilerinde karşılıklı buluşmak amacıyla saptanan saate, dakikası dakikasına uymak hepsinden önce gelir. Mazeret kabul etmeyen bir konudur bu.

Ben, randevu planlamasına özen gösteren biriyimdir. Çok dikkat ederim, aksatmamaya çalışırım. Kanımca, çalışma hayatının disiplininde ve onu takip eden başarıda bunun büyük yeri olsa gerek. Önemli bir örneğini tanıdığım ve çok saydığım bir iş sahibinde gördüm. Onu anlatmak isterim.

1963 yılıydı. Bütün ağırlığımızı sinema reklamlarına vermiştik. Bu arada, Çavuşoğlu Boya Sanayii’ne de oldukça etkili çizgi filmler yapıyorduk. O zamanlar pek sevilen bir melodi vardı. “Not not… Not responsable..” Ressam arkadaşımız Özcan Eralp bu melodiye uyarak dans eden bir boya fırçasıyla ÇBS kutusu çizmiş, film çok beğenilmişti. Her halde bunun uyandırdığı ilgiden olacak, bir gün bir telefon aldık. DYO’nun Salıpazarı’ndaki eski irtibat bürosuna, görüşmek üzere çağrıldık.

O günler beraber çalıştığımız Vural Kakmacı arkadaşla, belirli saatteki randevumuza gittik. Bizi karşılayanlar, Durmuş Yaşar ve Oğulları müessesesinin kurucusu, sahibi Durmuş Yaşar bey ve iki oğlu Selçuk ve Selman beylerdi. Bize, filmlerimizi izlediklerini, çok beğendiklerini içtenlikle söylediler ve belli bir boya markasıyla süreli anlaşmamız olup olmadığını sordular.

ÇBS ile, zaman zaman yaptığımız filmlerin dışında bir bağlantımız olmadığını söyledik. “Programlarınız kaç sinemada yayınlanıyor?” diye sordular. Sinema sayısı, o dönemde en üst noktasına gelmişti. Filmlerimiz 100 sinemada birden yayınlanıyordu. “Kaç hafta sürer?” dediler. Yaz ayları hariç, otuz iki hafta reklam filmi yayını yapıyorduk. “Otuz iki hafta süreyle, yüz sinemada birden reklam yaparsak bunun bedeli ne olur, kaç para tutar?” dediler. Haftalık hesabımıza göre, 504 bin lira tutuyordu.

Uzun boylu düşünmeden, hemen orada “Pekiyi…” dediler. Bizden yalnız birkaç dilekleri oldu. Fiyatı, yuvarlak hesap yılda 500 bin lira yapmamızı, bir başka boya firmasıyla çalışmamamızı ve bu anlaşmamızın üç yıl olmasını istediler.

O tarihe kadar doğrusu bu büyüklükte bir teklifle karşılaşmamıştık. Değil bu denli, bunun dörtte biri, beşte biri miktarında dahi bir sipariş almamıştık. Oldukça heyecanlanmıştım.

İki karşı önerim oldu. Belirli bir anlaşma çerçevesinde çalışmasak da, hâlen işlerini yaptığımız ÇBS’ye danışmanın, bu teklifi onlara duyurmanın bir manevî görevimiz olacağını; bir de, anlaştığımız takdirde nakit veya senet olarak bir yıllık iş tutarının yarısını peşin vermelerinin mümkün olup olmadığını sordum.

Ona da “pekiyi…” dediler. Verecekleri peşinata karşılık, onlar da bizden kontr-garanti bir banka teminat mektubu istediler.

Ertesi gün buluşmak üzere ayrıldık. ÇBS’ye durumu anlattığımda, hatırlarını çiğnememiş olmamdan çok duygulandılar. Şimdilik bu büyüklükte bir reklam kampanyası düşünmediklerini, DYO ile çalışmamızı ancak memnunlukla karşılayabileceklerini söylediler.”

“Parayı bir amaç olarak değil, bir araç olarak görenlerdenim. Biraz sıkıntımız olursa, oturup arkadaşlarımızla kollarımızı sıvarız; gecemizi gündüzümüze katarak yeniden bir takım giri­şimlere kalkışırız; o hırsla, hem en güzel ya­pıtlarımızı ortaya koyar, hem de belimizi doğ­rulturuz.” (24 Ocak 1980 tarihli mektup, Bir Reklamcı Aranıyor)

İstanbul Reklam tarihindeki en büyük işlerden biri…

ÇBS boya markasına yapılan reklam filmleri arkasından DYO ile çalışmayı getirecektir. Önce iş ahlakı gereği iki marka da aynı sektörde olduğu için, ÇBS’den izin istenir; ÇBS hatırları çiğnenmediği için memnuniyetlerini iletir ve İstanbul Reklam’ın DYO’ya hizmet vermesinden ancak memnuniyet duyacaklarını belirtir. Böylece süreç başlar:

Çalışma ilkelerini, ertesi gün bir protokol halinde yazdık, imzaladık. Bizim İstanbul Reklam’ın tarihinde, o devirdeki en önemli işlerinden biri böylece belgelenmiş oldu. Anlaşma imzalanıp, karşılıklı birer kahve içmeye sıra geldiğinde, Selçuk bey bana, sık sık yurt dışına çıkıp çıkmadığımı sordu. Mesleğimizle ilgili birtakım çalışmalar amacıyla, gerektiğinde çıktığımı söyledim. “Danimarka’ya hiç gittiniz mi?” dedi. “Hayır, gitmedim…” dedim. “Pekiyi, bu yaz gelir misiniz Danimarka’ya?” diye sordu. “Gelirim…” dedim “hay hay. Fakat neden, niçin?” “Biz DYO olarak boyalarımızı, Sadolin and Holmblad adında bir Danimarka firmasının patentiyle ve işbirliğiyle yapmaktayız. Bundan böyle reklamlarımızı siz yöneteceğiniz için oradaki reklam çalışmalarını görmeniz, bu konudaki işbirliği açısından da yararlı olacaktır kanısındayım..” diye cevaplandırdı. Ben, çok memnun olacağımı söyleyince, ajandasını açtı.. Tarihte üç beş günlük bir yanılma payım olabilir. Diyelim ki.. “Temmuzun yedisinde Kopenhag’da olabilir misiniz?” diye sordu. “Olurum..” dedim. “Otel Palas diye bir yer vardır Kopenhag’da. Temmuzun yedisinde, saat 17 ‘de, bu otelin amerikan barında buluşalım..” dedi. Bu konuşmayı yaptığımızda Eylül ayındaydık. Aşağı yukarı saptadığımız tarihten on ay öncesiydi. Başarılı bir anlaşma yapmış ve iş almış olmanın da verdiği etkiyle, o hava içinde, “Hay hay, inşallah temmuzun yedisinde saat 17’de. Otel Palas’ın amerikan barında buluşuruz Selçuk Bey.” dedim.

İki kardeşten Selçuk Bey genellikle İzmir’de bulunuyordu. Öbür kardeşi Selman Bey de İstanbul’daki merkezi yönetiyordu. Her iki kardeş, yapılan filmleri birlikte eleştirir, bize fikirlerini söylerdi. Fakat genellikle Selçuk Bey İzmir’den arar, ayda iki üç kez telefonla görüşürdük. O kış böyle sürdü. Haziran geçti, Temmuza girdik. Bir gün santraldeki arkadaş, bana şehirlerarası gibi bir bağlantı aracılığıyla, Selçuk Bey’in aradığını söyledi. Ben İzmir’den aranıyorum zannettim. Selçuk Bey telefonda: “Nasılsın? Zürih’ten arıyorum..” deyince, birden elim ayağım kesildi. “Öbür gün inşallah Kopenhag’da bekliyorum. Hatırını sorarken, bunu da her ihtimale karşı bir hatırlatayım istedim..” dedi. İnanırsan, biliyordum gerçi temmuzun bir tarihinde kuşkusuz Kopenhag’da buluşulacağını ama, yine o beni arar, bir teyit eder diye düşünmüş, ayrıca bir sorguda bulunmamıştım. Böyle, buluşmamıza iki gün kala, bekliyorum deyiverince şaşırdım… Yapılacak bir yığın işler, hazırlıklar vardı. Yine o günlerde zaman zaman avukatlık da yaptığım için ve biraz da zaman kazanmak bahanesiyle.. “Acaba bunu, ayın yedisi yerine, üç beş gün sonraya alabilir miyiz? Çünkü girmem gereken önemli bir iki davam var..” dedim. Yarı sitemli, yarı bir yerde kınayıcı şekilde, “Kardeşim, on ay evvel tespit ettik. Anlamam beklerim… Hayırlı günler..” dedi, telefonu kapattı.

İki ayağım tam anlamıyla bir pabuca girmişti. Ertesi gün, sağa sola koşturarak pasaportumun temdit işlemleriyle, döviz işlerini tamamladım ve büyük bir rastlantı eseri olarak bir sonraki gün de, hiç unutmam bir KLM uçağıyla önce Roma’ya, oradan da bir SAS uçağıyla aktarma yaparak, saat 16 sularında Kopenhag havaalanına inebildim. Uçakların kalkış ve varış saatleri sanki aylarca öncesinden ayarlanmışçasına denk düşmüştü. Havaalanından bir taksiyle Otel Palas’a geldiğimde, saat 17’ye çeyrek vardı. Resepsiyona kaydımı yaptırdım, yukarıya çantamı bıraktım, bar amerikanı sordum, indim, bir aperatif ısmarladım, barmen içkimi hazırlarken Selçuk bey içeriye girdi… Saat tam 17’de, Bu denli randevusuna sadık, iş hayatı planlı bir kişiydi.” (Rubikon)


Tuborg markasının Türkiye’ye gelişine tanıklık

Selçuk Yaşar ve Sadolin boyalarının kurucusu Bay Sadolin’in iş yemeği organizasyonuna Süheyl Gürbaşkan da davet edilir ve bu yemekte tesadüfen Tuborg biralarının Türkiye’ye geliş öyküsüne bire bir tanık olur: 

“Kopenhag’da dört gün, onunla birlikte DYO’nun Türkiye de temsil ettiği Sadolin tesislerini gezdik. Ben, kendisinden zaman zaman ayrılarak, fabrikanın bir yetkilisiyle, Danimarka ve İskandinavya ülkelerinde yapmakta oldukları çeşitli basın ve sinema reklamları çalışmalarını izledim. Oraya vardığımızın bir ertesi akşamı, Selçuk bey, Bay Sadolin ile Kopenhag’ın ünlü Tivoli Bahçesi’nde birlikte yiyecekleri yemekte benim de bulunmamı istedi. Yemekte sağdan soldan konuşuluyor, Tuborg birası içiliyordu. Selçuk Bey, “Şu biranın lezzet ve nefasetine bakın.. Bizde hâlâ Tekel’in birasıyla yetiniliyor..” deyince; ben, “pekiyi ama, niçin böyle bir işe de teşebbüs etmiyorsunuz?” dedim. Selçuk Bey güldü, “Canım,” dedi, “biz, şu boya işini doğru dürüst yüzümüzün akıyla yapalım da. Henüz yan tesisler konusunu ele alamadık. Tenekesi, ambalajı, matbaa mürekkebine dair projelerimiz var. Birayla bizim işimizin uzaktan yakından hiçbir benzerliği yok..” Fakat benim önerim, Bay Sadolin’in de aklına yatkın gelmişti. İkimiz birden üsteleyince, Selçuk bey ertesi sabah Tuborg kasabasını gezmeye ve işi incelemeye karar verdi.

O geceden birkaç yıl sonra Tuborg birası Türkiye’deydi. Bazı atılımları umulmadık rastlantılar doğurmuştur. Tuborg’u doğuran rastlantının içinde bulunmuş olmam, benim için çok değerli bir anıdır.” (Rubikon)